11 Nisan 2017 Salı

Yalın


Bir ninni söyledin
Uyumadan önce,
“Uyu mini miniğim
Ben senin kalbinim
Korkma karanlıktan 
Seni koruyan benim”,
Ne saran kolların uyurken
Ne de sesin ninniyi söyleyen,
Huzurla uyutan beni…
Sol yanından gelen
O eşsiz ritm
Bana en büyük hediyen.


Uyandım ve perdeyi açtım
Gri gölgeli hava
En sevdiğim,
Bilirsin sen.
Gülümsedin,
Gülümsedim.



23 Ocak 2015 Cuma

Yol

Gecip gitmek, yuruyup durmak ve bazen dinlenmek bazen soluksuz kosmak durmadan..
Evsizlerin yanindan, gazi olduklarini iddia eden amcalarin yanindan, mendil satan kucuk cocuklarin, biri kucaginda yenidogan biri yaninda etegine oturmus uzgun gozlerle bakan cocuklariyla kopru kenarinda annenin, acikmis belki de susamis ciliz bir kopegin yanindan kosturarak gecmek. Kim bilir kac yilinda hangi mimar tarafindan yapildigini bilmedigin kopruden gectikten sonra yeniden baska tarafta bulmak kendini...

Yemyesil bahceleri, ihlamurlari, turunc agaclarini ve o guzelim kokularini cigerlerine doldurmaya calismak ayni zamanda. Korna sesleri, okuldan cikan kosturan cocuklarin nesesi, manavin arkadasina anlattigi abartili milli mac, markete yeni urun getiren kamyonet,Mc Donald's motorsikletini goren camda bekleyen ogrencinin arkadasina seslenisi, parkta yeni oyun arkadasini bulan cocugun annesinin eve donme vakti geldigini aciklayisi ardindan gelen isyan... Yine bi manav standi, bu daha bakimli, taze yapraklar arasinda meyveler, adini bilmedigim sebzeler... Bir firin tam karsi kaldiriminda, sicak oldugunu sandigim ekmekler sahiplerinin elinde kagida sarili...

Cafelerin onundeyim simdi... Cuma aksami toplantisi, grup grup masalar kalabalik, eglenenler belli,  dedikoduda olanlar, dertliler de var ikili masalarda... Cay icenler, yemek yiyenler, tatlilarini alanlar, siparis verecekler... Yandaki butik kapanisi yapiyor kasada, haftasonuna hazirlik mi yoksa?

Ozel bi hastanenin sardunyali saksilarina yaklasiyorum, sigara icen birisiyle karsi karsiya geliyorum. Gecmis olsun, diyorum icimden... Guvenlik gorevlisi de orda belli ki sigara molasi verilmis ajda bardagi cay esliginde. Hava ne guzel Ocak'in sonundayiz, diyor yanindaki hastane logolu gomlegi giyen is arkadasina...

Mis gibi kahve dukkani onunden gecerken en sevdigim arkadasimla telefonda konusmak, kahve kokusu burnumdayken...

Yine o en bildigim ve her gun gectigim arnavut kaldirim sokak, sokagim... Kosede insaat var sabahlari ses oluyor mudur cok bilemedigim... Dizayn dukkani yine musteri dolu, su saatte ilginc... Sokagin saginda 3.apartmandaki tekir yine patiledi cami gecerken evinin onunden cani mi sıkkın, ac mi yoksa artik beni tanidigindan mi tepkisi? Evin onundeki sokagimizin sevimli kopegi Camur yine beni gorunce sallamaya basladi kuyrugu, cantamdan cikardigim sandvicin icindekileri sevmis gozukuyor. Anahtari alma zamani, ulasacagim yere ulastik bugun de.. Bugun de yol bitti... Bugun de yol birdi...

1 Ocak 2015 Perşembe

Bisiklet

Çok eski zamanlar benim için.. Bana hatırlattığı anlar, sanki başka bir yaşamın parçası gibiymiş. "Bir ömür içinde, birden fazla yaşam mı yaşıyoruz yoksa farklı dönemlerde, farklı yaşlarda? Doğduğumuzda konuşamamak, emeklediğimizde yürüyememek, yürüdüğümüzde koşamamak, konuşurken okuyamamak, okurken yaşayamamak bazı geçen anları..." Bisiklete binerken ben bunları düşünürdüm hep... Düşünceler akar giderdi; "iki tekerden önce de dört tekerle gidip iki tekerlinin hayalini kuruyordum, şimdi de gerçek!"

Hayat hep bu; Hayal et, Hayat yap! Planını kur, uygula!

2015, artık biliyorum ki seni güzel yaşayacak olan benim, diğer yılların da hiç bir kabahati yok...

Hep değil ama çoğunlukla mutlu ve neşeli olmak dileğiyle; herkese ...

14 Ekim 2014 Salı

.:Çocuk:.

Çöllerden kalmış
Çatlak, kuru ellerin var
deyip deyip durur çocuk!

Yollar var
gözlerinde çizgi çizgi
deyip deyip durur çocuk!

Hep arkadaşım ol
Bırakma beni yalnız
deyip deyip durur çocuk!

Köşe kapmaca sever
Saklambaç sevmez, oyna hadi
deyip deyip durur çocuk!

Oraya koşturur
buraya koşturur, yorulmaz.
Aynaya bakar durur çocuk!

Karışan Renkler

Çöker de tepene,
Hani başkasının bulutu,
yağmuru.
Bir başkasının
durmadan siyaha karışan beyazı
ve nihai bulanık grisi...

Senden geçmesin,
Ah, n'olur senden geçmesin bana öylesi...

4 Nisan 2014 Cuma

Bir'ine

Ilık bir ilkbahar akşamı... Belki arkadaşlarımla ders çalışmışımdır, belki sinemada film izlemişimdir... Belki sohbet edip büyük kahkahalar atmışımdır... Sonra sen arasan... Belki canın sıkılmıştır... Belki konuşmak için, belki de birini duymaya ihtiyacın vardır...

Belki sıkılmamışsındır, bahanen yoktur o anda tek bulabildiğin budur... Uydurmuşsundur belki...

Gel desem ben de hadi buluşalım ! Çay demlesem mutfakta... Nemlendiğinde yapraklar sen gelsen...

Anlatsan saatlerce, dinlesem ya ben de seni akrepler'ce... Gülsem anlattıklarına, katılsam... Katıldıkça büyüse ya gülümsemen senin de suratında... Güldükçe ben sevsem seni, ben dinledikçe sen de sevsen beni...

Çayın kokusu burnumda, gülümsemem yüzümde... Sen olsan ben, ben olsam sen...

                                                                                                                            Nisan'2014


6 Kasım 2013 Çarşamba

Aydede

Bazen yalnızca anlatmak istersin, kime olduğu önemli değildir.. Hatta bazen hiç tanımadığın biriyle konuşmak istersin, çünkü seni tanıyanların senin hakkında oluşmuş bir düşüncesi vardır. Sen ise belki o zamana kadar keşfetmemiş olduğun ya da değiştiğini sandığın ya da gerçekten değiştirdiğin/değiştiğin bir yönünden bahsedeceksindir. Ya da aslında içinde ne olduğundan... Dışına yansıtamamış olduğundan, dışına yansımamış olanından... Belki ben de bu sebeplerden dolayı burayı mesken tuttum. Yazmak, belki, kimse okumasa da sorun yok, ben okurum açıp açıp... Kendime, kendim için bir doz seans! Tek tanımı bu olabilir bence... Ya da benim gibi düşünen, bunları düşünmüş ya da yaşadıklarımı yaşamış birilerine rast gelme ihtimali...

Ne kadar yorgunuz aslında hayatın içinde ve ne kadar gürültülü aslında dünya. Hiç bitmeyen bir sirkülasyon, bir yerde yaz diğer yerde kış, bir tarafında güneş diğerinde ay ve yıldızlar... Ne kadar anlamsız ve ne kadar da boş canlılarız aslında egoların konuştuğu şu dünyada, ne kadar küçüğüz ya, ne kadar küçüksünüz, ne kadar küçük !! 

Her an değişen, gelişen bu dünya, bu hayatın içinde hiç değişmeyen her gününü aynı rutinle yaşayan insanlar var ya hani! Hayranım ben onlara! Nasıl olabiliyor, nasıl sıkılmıyorlar? Yeni bir güncelleme gelen programı güncellemeden senelerce yaşayan insanlar var mesela, ya da cep telefonu kullanmayan... Nasıl olabiliyor? 

Bir gün onlar kadar umursamadan yapabilir miyim, yaşayabilir miyim? Sevdiklerimi de yanıma alıp güneşi, ayı, yıldızları, yazı, kışı, tüm gürültüsüne rağmen koskoca bir dünyayı duymazdan görmezden gelip yaşayabilir miyim? Kendimden çok düşündüklerimi, bunun güzel bir seçim olabileceğine ikna edebilir miyim? Ya da gelirler mi benimle? Hep ütopya şu hayaller... Hayalim ütopya... 

Al işte küçüklüğümdeki Aydede yine mavi gökyüzünde şimdi... Ne kadar hüzünlü gelir bu deyim bana, ay niye yaşlı ki? Niye dolardı gözlerim Aydede'ye? Hiç bir dedemi göremememden midir nedir, üzülürdüm. 
Yine burkuldu içim... Çocukken ne kadar salaksam sanırım hala değişmemiş hiçbir şey özümde, üzüldüklerim aynı, sevindiklerim aynı; bir avuç leblebi, pamuk şeker, çimenler, gündüzleri güneş, geceleri aydede...


22 Ekim 2011 Cumartesi

Meyvelerin Gucu Adina !

Bugun, butun gunumu bir alisveris merkezinde gecirdim, bu senenin belki son guzel gunu diye niteleyebilecegimiz gunesli bir gunde, hangi akla hizmet bilmem desem de, kendi aklima hizmet olarak, kendimi gunesten kacirarak alisveris merkezinde aldim solugu...

Ilk duragim elektronik magazalardi, babama laptop bakiyorum, birkac elektronik alete de ihtiyacim vardi, cok gezdim, bir de aksi gibi ve yine kendi aklima hizmettimden dolayi topuklu ayakkabi giymistim ve ayakkabilarim ayaklarima vurmaya baslamisti. Akilsiz basin cezasini cidden ayaklar cekiyormus, su atalarimin ellerinden operim ya, ne guzel de buluyorum onlarin soylediklerini durumumu tasvir etmek icin... Sonra bir kahve molasi verdim, cok unlu bir dunya markasi bir kahvehanede cok unlu bir kahvesini icip telefonumdan laptoplari arastirdim biraz daha... Sonra da tum avanakligimla alisveris merkezindeki insanlarin davranislarini ve neler oldugunu izlemeye basladim oturdugum yerden... Guzel zaman gecti. 

Giysi dukkanlarini gezmeye basladim sonra bir iki kiyafete ihtiyacim vardi. Gerci 'Nisa Taifesi' icin ihtiyaca gerek yok ama ben ihtiyac dogrultusunda o topa girenlerdenim. Kalabalik kadin gruplarindan hep korkmusumdur, bu sebeple de; haftaici mesai saatlerinde kiyafet alisverisi yapmaya ozen gosteririm. Neyse... Boyle alisveris sirasinda o dukkan bu dukkana gezerken bir ses:
- Hanfendi, buyrun, sozuyle durduruldum. Elinde cicek buketi gibi bir seyi uzatmis guzelden bir kiz, bana gulumsuyor. Bukete tekrardan bakinca cicek degil, meyve olduklarini fark ettim.
Bir kalp seklinde ananası çubuğuyla elime tutuşturdu. Teşekkür edip tattım. Cidden çok güzeldi.
- Bu salak şekilli meyvelerin hic bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim, dedim ve derken ağzımdan kelimeler çıkarken ne cins bir pot kırdığımın farkına vardım ama ne çevirebilme ne de engel olmaya zamanim vardı... Bazen neden bu kadar patavatsiz olabiliyorum bilmiyorum aslinda bircok kisiye sorulsa "Bu kizi nasil bilirsiniz diye?" gelecek cevap "munis, uysal, sempatik" olacaktir. Bazen ama bazen sanirim yorgun oldugumda falan patavatsiz, huysuz olabiliyorum. Ben bunlari dusunurken, tanitim sorumlusu hanimefendinin sasirarak bakakalmasi da gozumden kacmadi. Durumumu biraz cevirmek amaciyla;
- Jole mi var uzerlerinde bunlarin? diye sorarken sevimlilik cabasiyla gulusedim.
- Evet, dedi ve gulumsedi.
- Cok sekerli olmus ya, dedim. Neydi bu patavatsizligimin sebebi ya? Ayakkabilarim miydi acaba? Ne güzel tam toparlaya baslamisken kotu enerjiyi yine bi cuval inciri daha dogrusu bir sap kalp seklindeki ananası berbat etmistim.

Tanitim sorumlusunun yuzune dikkat edince, gulmemeye calistigini ve kendini tuttugunu fark ettim. Standin arkasinda da muduru varmis megerse... Ben de son bir umut:
- Cok tatlilar canim, çok tatlilar ama firmanizin calisanlari kadar degil, diye sacmaladim.

Tum gun boyunca ilk defa güzel hatta çok kibar bir sey soylemistim ama bu da "Les effects" yaratacak turde bir cumleydi. Yani dusunebiliyor musunuz? Disardan bu diyalogu birine soyleyin adam kiza ciddi ciddi yazilmis demezlerse gelin beni tokatlayin ya! Birileri, bir seyler benim ayarlarimla ciddi ciddi oynuyordu ama kimdi, neydi bilmiyorum... Belki ilerideki gunlerde cikarlar. 

Tesekkur ettim ve gulumseyip yanindan ayrildim standin, yine giysi dukkanlarina cark ettim. Alacaklarimi tamamlayamamistim cunku... Birkac dukkan daha gezince ve kahve stogumu Venti boy ile sisirdigim "Bladder"im S.O.S. verdiginden mutevellit W.C.nin yolunu aldim ve bilin bakalim kimle karsilastim? Eveet tanitim sorumlusu arkadasla...
- Merhaba, deyip gulumsedi. 
- Merhaba, diye karsilik verdim.
- Sabahtan beri yuzumu gulduren ilk kisiydiniz, dedi ve bir iki mudurunu sikayet etti, diger stand ziyaretcilerini falan anlatti. Kimse konusmuyor, yorum yapmiyor, yiyip kaciyormus. Toplum olarak ya da alisveris merkezinde bulunan insan populasyonu olarak ne kadar uzucu bir durum bu... Eskiden de insanlar bu kadar cikarci, soguk ve mesafeli miydi baskalarina yoksa gunumuz dunyasinin bir degisimi midir bu durum bilemiyorum. Mudurleri ya da sefleri potansiyel musterilerin tepkilerini duymak istiyorlarmis, sabahtan beri kimse bir sey demeden gidiyormus. Ilk tepki benden gelmis ama biraz cok gercekci bir tepkiydi benimki hatta biraz fazla samimiydi. Nimete, "Salak sekilli" dedim yani, bircok kisi icin "Boru mu?" diye tepki verecekleri bi durum. Ben, annemin firinda yaptigi armut tatlisina "Kirmizi gergedana benziyo bu ya!" tepkisinden de kotu bir tepki vermistim.

- Off benim verdigim tepki de pek bi ictendi aileicinden bi cocugun verebilecegi bir tepki gibiydi, deyip gulumsedim. Yani biraz fazla aciksozlu oldum sanirim, diye ekledim.
- Yoo, samimi bir tepki verdiniz ki resmi bir cevaptan cok aradigimiz  tepkiler bunlar, dedi. Biraz daha konusup vedalasip ayrildik.

Sonra eve donmek uzere dolmusa bindim. Aklimda babama alacagim laptop markalari ve bir netbook uzerinde modiye edecegim bir programi dusunerek eve kadar geldim. Evin yakininda indim, bizim sokagin kosesinde yeni bir manav acilmis... Manavin yeni acilmasindan dolayi tanitim amacli, bir beyfendi, elinde kurdanlarla bir seyler tutuyordu bir tepside... Yanindan gecerken:
- "Buyrun hanimefendi, denemez misiniz?" demez mi ! Bugun bana evren bi mesaj gonderiyordu ama neydi? Neydi? Neydi?
- Tesekkur ederim, hayirli olsun dukkaniniz, baska zaman dedim.
- Lutfen buyrun bir tane deneyin, dedi.
Parca kavunlarin ustune tutturulmus kavun olduklarini anladim israr uzerine bakinca... Yine meyve, yine meyve, yine meyve...
Agzimdaki sakizi dislerimin arasinda sıkıstırıp:
- Kavunlu, deyip gosterdim sakizi... 
- Buyrun bir tane, diye ısrar edince, ellerimdeki paket ve torbalari gosterdim ve bir patavatsizlik daha yasamaktan korkarak tekrar tebrik edip tesekkur ettim ve eve dogru adimlarimi hizlandirdim.

Bu sirada bugun basima gelen meyve detoksunun sebebini cozumlemeye calistim aklimdan... Alisveris merkezindeki ciceksepeti konseptindeki meyveler cok sekerliydi cidden ama agza ilk alindiginda hos bir duygu olusturuyordu... Ama o gereksiz samimi aciklamalarim ve calisanlara duzgun bir sey soyleyim demeye calisirken agzimdan cikan o ovunc dolu sozlerin laubaliligi neydi oyle? Ya mahallemizin yeni manavinin kavun sunumu... Ust uste gelmesi cok ilgincti gercekten... Hayat bana ne demek istiyordu? Ne mesaji vardi? Neden kavunu tatmaktan cekinmistim? Vee korkarken niye kuzenime verdigim sakiz gosterme tepkisini vermistim, o adam mahallenin manaviydi yahu! Niye insanlara bu kadar samimi, sanki ailemden biriymis goruyordum ve hatta oyle davraniyordum? En muhimi ise niye yalan atmistim manava; cignedigim sakiz kavunlu degil; cilekliydi yahu...





21 Ekim 2011 Cuma

Kiyamet mi? Cok Sacma Bir Gun Secmis

Nasil bir gun ya bugun... Kosturmaca, telas, hava guzel mi degil mi, karar veremedim. Zaten hava da kararsiz olmamizi istiyor sanirim... Dunyanin bugun son gunu, kiyamet gunu demis bir 'Priest', ben de son gunse eger diye blog'uma bi sey yazayim dedim... Bir cizik daha hayata, gibisinden... Cok da anlamli degil aslinda ama ne bileyim iste...

Gecen gun de Mélancholia, filmini izledim Lars von Trier'nin... Filmin gorselleri muthis, izleyip de bunalimdan nemalanmayanin alnini karislarim. Hele de Kirsten Dunst'in haliyet-i ruhiyesinden ve dunya algisindan... Nibiru ( Marduk, Planet 12, Planet X hangi sekliyle duydunuz bilmiyorum ama Sumerli'lerin tahmini - ya da bildikleri bir gezegen-, beni okumaya basladim baslayali korkutmuslardir) gezegeninin dunyaya carpip sonumuzu hazirlamasiyla ilgili bir film... Yakin bir zamanda bunu izleyip ustune de bir rahibin cikip bugun kiyamet kopacak demesi, itiraf ediyorum biraz etkiledi beni... Ama cok degil!

Dusundum bugun ama bugun son gun olabilir mi diye? Ama bu kadar sacma bir sekilde bitemez dedim sonra da kendi kendime... Daha tuketilecek cok enerji, yikilacak bir dolu dogal siklus, kirleticelecek bir dolu orman ve dogal parklar varken bitmez bu dunya daha dedim, mantikli bir insan olarak. :)

Tum bu sacma haftaicinin son gunune ragmen herkese iyi haftasonlari! Rise and shine Kaleidoscopes !


19 Ekim 2011 Çarşamba

Blog Dunyasi

Soguk bir sonbahar gunuydu onunla ilk bulusmam ve hulyali bakisim icine icine, yeni bir dunya bulmustum, bir dunya demek haksizlik olur; dunyalar bulmustum... Ve bana kurdurdugu o desenli hayaller... Su an o an'a gidiyorum hatiralarimin sisli perdesini aralayarak...
Elimden tutmus Rusya'dan gelmis kalpagiyla babam, o kadar uzundu ki o zamanlar bana gore... Kafami 180° arkadan yere paralel yapmam gerekirdi babamin tepesini gorebilmeyi basarmak icin... Adimlari benimkinin 4-5 kati oranla buyuk olmasinin verdigi dezavantajdan dolayi ben 4-5 adimda bir babamin kat ettigi yolu kat edip yetismeye calisiyordum... Belki de o adimlar yuzunden hep ebeveynlerimize yetisme, gecme ve yine onlari yakalama cabalarimiz donem donem... Kucukken, o olmak istersiniz, sonra buyursunuz yetistiginizi zannedersiniz, 25'lerden sonraki gazla da gecmeye baslama evresine gecip 40'larinda da anlarmissiniz ki hala yetismeye calisiyormussun ebeveynine... Iste ben de yetisme evresindeydim o girdigimiz panayirdaki kalabalikta, bir elden tutulmus kucuk adimlarla babami yakalamaya calisirken... Camdan balik seklindeki biblolar dikkatini cekmisti babamin, elinden kurtuldum ben de yanindaki porselen bebeklere yoneldim.
- Bu sergiden ayrilma sakin, uyarisini almistim babamdan elden kurtulma aninda.
Kafami asagi yukari sallayip "Olur" demek istedim, kucukken daha fazla mimik ve jest kullanip anlasilir olmak ne guzeldi... Simdi her seye anlam yukleyen kurtlar dolu etraf, aura diyorlar ya enerji akisiymis hani enerji akisimi etkileyen kurtlardan bahsediyorum. Aahhh bu da ayri bir blog yazisinin hikayesi olsun... 

Porselen bebeklerin yanindaki beyaz ucgen piramit, babama yaptigim 'jest' sirasinda dikkatimi cekmis, kisa kollarimla bebeklerin gerisindeki piramide ulasmaya calisiyordum. Bir iki bebegi dusurup tum abdominal bolgemi serginin ustune yaslayinca piramit avuclarimin icindeydi... Kaptigim gibi evirdim, cevirdim. Babam da bu sirada dibimde bitmisti. Elimden aldi, korktum biraz aslinda yanlis bir sey mi yapmistim yoksa istemeden? Sol gozunu kirpti... Bana kirpti sandim ve sevindim ama sag gozune dogru piramidi yakinlastirdi ve:
- Ortaokuldan beri cicek durbunu gormemistim. dedi ve gulumsedi.
Simdi biliyorum ki 'o an', benim, su an 'o an'i anlattigim gibi masum ve saf bir anina goturmustu babami... 

Bana bir gozumu kirpmami ve verdigi piramidin acik ucundan bakmami soyledi... Kirptim gozumu, yaklastirdim diger gozume durbunu; kirmizi, mavi, turuncu, sari, mor, pembe cicekler gordum milyonlarca, cok uzaktaydilar ama... Sonra babam, elimdeki piramidi sallamaya cevirmeye basladi ve baska baska ciceklere ulasti durbun, ismimdeki anlamimdan midir, cinsimdeki yakinligimdan midir bilmem, cicekleri cok sevdim ben hep... Baska ciceklere ulastikca ben hulyali, baska ciceklere ulastikca ben mutlu mutlu guluyordum. 
- Baba, nerde bu cicekler, diye sordum.
- Onlar cicek degil, durbunun icindeki kagit parcalari diye cevapladi.
Filmlerdeki mutlu fon muziginin 'vooorggg' sesiyle o anda ters bir seylerin gittigini belirten an'i yasamaya basladim, gramafondaki plak bozulmustu... 

'Jest'leri ve 'mimik'leri bir kenara birakip kelimelerle bir seyi anlayip bir seyleri ogrenme cabasina giristim.  
- Ama cicek bunlar, baba hem de cok uzaktaki cicekler,  diye tezimi ileri sundum hem de desteksiz, o zamanlar ne destegi zaten? Aksamlari beraber uyudugum pelus oyuncagim 'Susam'dan baska da hicbir tanigim, destegim yoktu. Inanilmaz bir olayi anlatirken hep Susam da tanik, Susam da benle ayni goruste, Susam da bana her konuda katiliyordu. Simdi de bir Susam olsa basim bir seye sıkıstıgında Susam da benle ayni fikirde olsa hatta, ahh ahhh... Yalanciydim biraz aslinda kabul etmek gerekirse Susam da ortagimdi iste...

Anlatmaya basladi babam isin fizigini, iluminasyonunu... Ciddi anlamda aydinlaniyordum, hayatimdaki bu 'ayma'larin hep babama denk gelmesi ve bazen babama inanmamami da baska bir zaman anlatirim... 

Uc parca uzun, bir kucuk ucgen aynanin ve renkli kagitlarin bu cicek sekillerini olusturdugunu, icine dogru tek gozle bakildigi icin de 'cicek durbunu' denildigini, ecnebi dillerde 'kaleydeskop' olarak adlandirildigindan bahsetti...



Bu aninin aklima geldigi siralarda, bugun, blogger.com'da gezindim bolca... Yalnizca Turkce degil, anlayabildigim kadariyla Fransizca ve Ingilizce olanlari da okudum. Aslinda hepimiz ayni seyleri yaziyoruz, ayni seyleri paylasiyoruz, farkinda olmadan o kadar cok bagliyiz ki birbirimize, bir anda anlayamiyoruz ya da ayni anda farkina varamiyoruz. Hepimiz 'klaydeskop'un icinde farkli bir renk kagit parcasiyiz, cevrildikce farkli gozukuyoruz. Farkli gozlerde, farkli yerlerde bambaska oluyoruz. Cok uzak ulkelerde, cok farkli cicekler degil, bir parca kagittan ibaretiz aslinda...